Oku

İLHAN BERK’İ ANLAMAK

Gece serinliğinde yazdım bu satırları, aylardan Haziran, yıllardan 2015.

Yazmak dedim, yazmak olsun başlıksız yazımın konusu. Giriş, gelişme, sonuç bilirim de, beceremem ben, birinci, ikinci diye bölümlere de bölemem.

Yazmak cesaret işi, bir yazar gibi yazmak doğrusu.

Nasıl yazıyorlar yazarlar romanlarını, gazeteciler köşe yazılarını, her gün, her hafta… Ellerinde kitaplar, masalarında demlenmiş bir bardak çayla mı? Televizyon kapalı, hafif bir müzikle mi?

Benim gibi yazar olmayan biri için de cesaret işi yazmak. Yazmak, bozamayacağın bir yemin gibi, bozmamaya yemin ettiğin bir yemin gibi, olacaksa yalansız, samimi; öyle ağır, öyle ciddi. Ben yazıyorum kendimi bildim bileli, yazdıklarım burada, işaret parmağımla şakağıma vurduğum yerde. Orada hep çocukluğum var, camı hep açık arka odadaki adını bilmediğim o ağacın yaprakları, yaz kış hışır hışır, rüyalarımdaki deniz hep karanlık, dalgalı, bir de rüyalarımda yüksekten düşüyorum hep gürültüsüz bir çığlık. Düşünüyorum hep, karlıysa mevsim uzaklarda bir yerde güneş kumları kavuruyor bir sahilde, kurak bir yazsa bu sefer mevsim, yağmur yağıyor yine çok uzaklarda bir yerde. Benim gördüğüm yıldıza bakıyor mu bir başkası, o farklı mevsimli çok uzaklarda veya komşu bahçenin leylak kokusunu paylaştığımız hemen yan apartmanda?

Hep filmlerin suçu, çocukluğuma inmek isteyişim. Orada güzel şeyler var aslında; eve elleri meyve poşetleriyle dönen, bir de kese kâğıdında Beyoğlu çikolatasıyla bir baba, benim babam. Sokaktan gelince lastiklerin siyah kirle çerçevelediği ayaklarım halıyı kirletmesin diye kucaklayıp banyoya taşıyan gıdığı mis gibi anne kokulu bir anne, benim annem. Banyoda odun ateşiyle ısınan kazan, ablamla yaptığımız ilk ben yıkanacağım yarışı; “Birinççç.” “Hiç boş yere şımarma, ben zaten sonra yıkanmak istiyorum.” gururu. Birkaç yıl sonra üç kardeş oluyoruz. “Tamam, ben ikinç.” hiç de fena olmuyor o zaman. Sonra evde lades çekişmesi; babam, dayım, annem… Lades umuduyla babamın göz kırpışı, annemin aklımdaları. Oyuncağımız yok hiç, bir tek ablamın içi kum dolu Fatoş bebeği, kömür sobalı evimiz, çok da dolu olmayan buzdolabımız. Fakir miyiz? Bunu hiç düşünmüyoruz ablamla, umurumuzda mı? Kokulu silgilerimiz, pembe okul çantalarımız, 3 gözlü beslenme kutularımız var. Var yani her şeyimiz…

Derin bir nefes alıyorum burada. Belki büyük yazarların aldığı gibi bir de sıcak bir bardak çay.

Anlıyorum ki insan duygularına hâkim olamıyor yazarken. İlhan Berk’e hak veriyorum artık yazmayıp çizeceğini söylerken “Yazmak mutsuzluktur, mutlu insan yazmaz.”*

Çünkü ne zaman yazmak istesem kelimelere duygularım karışıyor, duygularıma anlamlar. Her duygu avuç dolusu, kucak dolusu, yağmur gibi, yığın yığın, dünya kadar, fersah fersah, dağlar kadar oluyor. Bazılarının adı bile yok. Bol bol şiir okuyorum, o duyguyu birinin yazdığından emin, arıyorum.

Hüzün varmış yazdıklarımda, öyle diyorlar. Elbette hüzün dolu bir kalpten çıkan da acı olacak, şükreden bir kalpten de mutluluk. Bende her ikisi de var, aslında herkeste her ikisi. Hüzün ve mutluluk veya hüzünlü bir mutluluk.

Yazmak…

Ben anlatsam kelimeler, kelimeler, kelimelerle, siz izleseniz bir film gibi, okusanız hızlıca bir fotoroman gibi, anlatsam sözcüklerle, baksanız bir resim gibi. Filmi kitabından bile güzel bir kitap gibi, müzikleri güzel bir film izler gibi. Bir gün bir yerde, okuduğunuzdan çok çok uzak bir günde ardarda duyacağınız üç nota hatırlatmaya yetse, bu bir kelimem etse. Sonra o kelimeler bir şarkıyı olsa, melodisi hiçbir zaman sözlerini örtmemiş bir şarkı, şimdiye kadar yazılmış en güzel şiir olsa bu, mısralarını benim değil ama sizin yazdığınız en güzel şiir.

İşte böyle kümesinde kendi kendine eşelenen bir civciv gibi duygularımı gevelerken ben, yazar mısın dedin sen bana, böyle yazdım Selçuk.

*İlhan Berk, Bilim Sanat Galerisi Yayınları

Previous Post

You Might Also Like

2 Comments

  • Reply Arzu ürkmez 26 Aralık 2015 at 04:53

    Çoktandır bakmamıştım neden bilmemuyandım,uykum kaçtı, bir bakayım dedim… Yine çok güzel anlatmışsın duygularını. Kalemine, yüreğine sağlık.

  • Reply delikiz 27 Aralık 2015 at 18:17

    Merhaba..
    Öyle ilginç bi tesadüfle buldum sizi..ki tevafuktur bilirim..Bebeler boynuma dolali..ziplayip kuduruyorlar ya umurumda mi? O -zinhar- soylenmemesi gereken sihirli kelimeleri yanlislikla arka arkaya soyleyip ardindan olucaklari izliyorum sanki birakamafim elimden..
    cocukluk..gecmis..anilar..anne sesi..orgu..hersey oyle tanidik 🙂 oyle ki okudukca kendime dogru yuruyorum sanki. ..ha..bir de o umut dolu unutsuzluk rengi bulasti ellerime sayfalari cevirdikce..ellerimi yikayamam artik..opuyorum ben sizi yanaklarinizdan..ve sanki taniyorum..
    🙂
    Selametle..

  • Leave a Reply